RİZE YAYLALARI
Rize yaylalarını gezdum, gördum, sendagez diye yazdum.
LİKYA YOLU YÜRÜYÜŞÜ
Likya Yolu yürüyüşümü buradan okuyabilirsiniz.
BATI KARADENİZ'İ GÖRÜN
Batı Karadeniz'de Kelebeğin rüyasına yolculuk başlıyor.
Site Haritası
Takvim

KAFKASLARA YOLCULUK

Büyüleyici Kafkas Dağlarının elbette benim de ortak olacağım büyüleyici hikayeleri vardı

İstanbul merkezli Kamptrek grubunun organizasyonu ile efsaneler diyarı Kafkas dağlarını, vadilerini, nehirlerini görmeye, bu coğrafyada yürümeye Gürcistan’a gidiyorum.

Buluşma yerimiz Trabzon. Bir gün önce geldiğim Trabzon’da gördüğüm manzara, çok iyi bildiğim, yıllardır gidip geldiğim Trabzon’dan çok uzak. Trabzon sanki tamamen Arap şehri olmuş. Yakında takımın sahibi de bir Arap şeyhi olursa şaşmam. Maçlara da Araplar gelir, “yaaalellli” diye tempo tutar. O denli yani.

Meydandaki o güzelim ev yemekleri yapan restoranların yerini Arap müşterilere hizmet veren kebapçılar almış. Restoranlar ilk bakışta daha lüks havası veriyor ama oturup bir yemek yeme hissi bana vermiyor. Hijyen unsuru uçup gitmiş. Sokaklardan Trabzon insanı adeta kaybolmuş. Her köşeden bir Arap topluluk çıkıyor karşınıza. Taksiciler ve esnaf memnun. Para kazanıyorlar. Bir Kuruyemişçiden tuzsuz fıstık almak istiyorum çekinerek. Araplar tuzlu sevdiği için tuzsuz fıstık satmadığını söylüyor. Trabzon’da artık zevkler ve renkler, Arap müşterilerin isteklerine göre şekillenmiş. Oysa ne çok severdim Trabzon’u. Yıllardır kaldığım Usta otel de Arap müşterilerin konaklama alanına dönmüş.  Usta Otel’in Müdürü Şener, “özlemişimdir” diye ahçısına “kuymak” yaptırıyor.

Kahvaltı sonrasında Kamptrek grubu ile Havaalanında buluşuyoruz. 30 kişilik bir tur grubundayız. Gezimizi ise, arabasından rehberine, otelinden tur programına kadar, Gürcistan’ı çok iyi bilen TÜRSAB üyesi RiİTUR turizm üstlenmiş.

BATUM

Sarp sınır kapısından geçince, önce Gürcistan merkezi hükümetine bağlı Acara Özerk Cumhuriyetine giriyorsunuz. Batum aslında bu cumhuriyetin başkenti.

Sınır kapısında Türkiye’ye girmek isteyen Gürcüler bekliyor. Onlar da biraz önce girenler gibi paramızın değer kaybetmesinden yararlanıp, Türkiye’den alış veriş yapacaklar.



Sonra da aldıklarını gidip ülkelerinde satacaklar. En çok Ayçiçekyağı alıyorlar. Beşer kiloluk yağlardan, adam başı üçer dörder tane alıp, koltuk altlarına sıkıştırıp, ülkelerine geri dönüyorlar. 

Bizim sınır kapısının hemen yanındaki görkemli camiden sonra, sınırı geçer geçmez, bir kumarhane binasının yanıp sönen tabelası göze çarpıyor önce. Sonra da daracık yolun kenarında sıralanmış kilometrelerce uzunluktaki TIR kamyonlarının kuyruğu. Bazen 10 gün beklemek zorunda kalıyorlarmış kuyruktaki bu TIR’lar gümrükten geçebilmek için. 



Türk tarafındaki duble yoldan çıkıp, Batum’a giden tek araçlık dar yolda ağır ağır ilerliyoruz. Sıra bekleyen kamyonlar, yolu daha da daraltıyor. Batum’a kadar deniz kıyısından ilerliyoruz. Kıyının tamamı plaj ve kamyonların arasında arabalarını park edebilen aileler, neşe içinde denizin keyfini çıkartıyor. Karadeniz, bu bölgede sanki bizim kıyılarımızdan daha uzun bir plaj şeridi oluşmasına izin vermiş. Kıyıda tek başına güneşlenen bikinili kadınların çokluğu dikkat çekiyor.



Akşamüzeri Batum’dayız. Modernlik ile köhneliğin, gelişmişlik ile geri kalmışlığın bir arada yaşadığı bir şehir karşılıyor bizi.



Şehrin merkezinde, sanki elinle itsen yıkılacak kadar sallantıda duran, Rus döneminden kalma sosyal konutlar var. Balkonları, pencereleri üflesen aşağıya inecek gibi. Yıkılacak gibi duran bu binaların hemen yanında, modern oteller ve iş merkezi olan gökdelenler ve çok katlı iştah kabartan rezidanslar da inşa edilmiş.



Nasıl bir şehir olduğunu anlamaya çalışırken, çok iyi korunan tarihi meydanlar ve bu meydanlardaki Rus dönemlerinden kalma tarihi heykeller de geçmişlerine olan saygıyı ve koruma içgüdüsünü işaret ediyor.

ALİ İLE NİNO

Bu aralarda Batum’da Ali ile Nino adlı mekanik heykel en çok ziyaretçi akınına uğrayan yer olmuş. Deniz kıyısındaki bir meydanda kurulu kadın ve erkek görselleri, bir süre kendi etraflarında döndükten sonra, birbirleri ile buluşuyor ve hatta bu buluşmada, iki heykel birbiri ile bütünleşiyor.



Ali ve Nino’nun aşk hikayesi, ilk kez 1937 yılında kitap halinde yayınlanmış ve çok sonraları filmi de çekilmiş. Ali ile Nino birbirlerine aşık iki genç. Ne var ki, derebeyi oğlu Ali, Azeri ve müslüman, Gürcü prensesi Nino ise Hristiyan. Aileler bu birlikteliğe izin vermeyince Ali Nino’yu Azerbaycan’a kaçırır ve evlenirler.



Bir de kızları olur. Ancak Ali Gence’de katıldığı bir savaşta 24 yaşında ölür, Nino ise kızıyla Fransa’ya göç eder. İki sevgilinin bir daha kavuşamamaları nedeniyle, Ali ile Nino’yu anlatan Batum’daki bu mekanik heykelde iki sevgilinin de kolları yok. 2010 yılında inşa edilen ve aşkın hareket eden halini anlatan bu çelikten yapılma heykelin yüksekliği ise 28 metre. Hemen yanında da bir dev dönme dolap yer alıyor.

ÖZENLİ VE GÖRKEMLİ MEYDANLAR

Ruslardan kalma, özenle korunan, birbirinden güzel tarihi eserlerin yer aldığı meydanları ile ünlenen Batum, aynı zamanda yıllardan beri Rusya’nın en büyük petrol limanı. Ancak yaz aylarında çok fazla turist geldiği için, bu aylarda petrol limanı işlevini 30 km uzaklıktaki bir başka liman üstleniyor. Böylece, yaz aylarında Batum’da, denizi kirleten dev petrol tankerlerini görmüyorsunuz.



Aynı zamanda bir kumar cenneti de Batum.  En önemli misafirleri tabi takdir edersiniz ki Türkler. Sınırdaki Cami ile kumarhane arasındaki yolu, vizesiz, pasaportsuz 5 dakikada yürüyerek geçip, kumar tutkularını giderebiliyorlar.



Bu arada hatırlatmadan geçmeyeyim. Bir Gürcü parası, yani bir Lari almak için tam 7 Türk Lirası ödüyorsunuz. Tüm dünya ülkeleri paraları karşısında değer kaybeden Türk Lirası, burada da dibi görmüş durumda ne yazık ki.  

BATUM GECELERİ GÜZEL

Batum güzel bir şehir. Sadece gezmek için bile günü birlik gelinebilir. Gecenin karanlığı köhne binaları gölgeleyince, yeni yapılan lüks binaların ışıkları şehri çok daha büyülü ve modern görünümlü hale getiriyor.




Gecenin sahte makyajında Batum’un gece hayatı sizi çepeçevre sarmalıyor. Petrol tankerlerinin olmadığı limanda, gezi tekneleri ile turlar düzenleniyor. Alfabe kulesinde, okunması gerçekten çok zor olan Gürcü Harfleri yer alıyor.



Şarapçılık önemli bir gelir kaynağı ve gerçekten çok iyi dekore edilmiş, modern şarap evleri gecenin eşliğinde sizi kendisine doğru çekiyor. Meydanlarında, zaman geçirilecek çok güzel kafeleri var.



Harika aydınlatılan bu tarihi meydanlardaki kafelerde, çoğunlukla güzel bir keman sesi ve mutlu insanların şen kahkahaları sizi karşılıyor.



Bazı meydanlarda ise Ukranyalı gençlerin ellerinde bayraklarla Rusya’yı protestosuna şahit oluyoruz. Ancak Gürcüler bu protestolara, yıllardır üzerlerinden atamadıkları Rusya korkusu nedeniyle çok destek vermiyorlar. Çünkü Abazya ve Osedya halkları Gürcistan’dan ayrılmak için çaba harcarken, Rusya bu ayrılığı engellemeye çalışan Gürcistan’a iki gün içinde girmiş ve Tiflis’e kadar ulaşmış.



Yani bugün Ukrayna’nın başına gelenler bundan çok değil 10-15 yıl önce Gürcistan’ın başına gelmiş. O nedenle, Ukrayna işine pek karışmak, Ukraynalı protestoculara destek vermek istemiyorlar.

KAFKASLARA YOLCULUK

Bir gece konakladığımız Batum’dan sonra, ana hedefe, yani Svaneti'ye doğru dinlenmiş olarak yola çıkıyoruz. Gideceğimiz yer yaklaşık 260 kilometre uzaklıkta ama deniz seviyesindeki Batum’dan 2 bin 500 metre yükseklikteki bu güzel kasabaya gidebilmek için, arabayla bayağı bir tırmanma gerekiyor.



Dar bir yoldan, kıvrılarak yükselecekmişiz. O nedenle yol için 6-7 saatlik bir süre verildi bizi Batum’da karşılayıp, kafileye dahil olan Gürcü rehberimiz Sofiya tarafından. Sofiya, RİTUR’un rehberi ve hemen hemen tüm turların transferlerini RİTUR yüklendiği için Mestia ile Batum arasında turdan tura mekik dokuyor.

Batum’dan çıktıktan sonra, Kafkas dağlarının eteklerinde, yol üzerindeki tek büyük şehir Zugdigi yakınındaki Dadiani sarayında küçük bir mola veriyoruz. Güzel ama küçük bir saray. Bu sarayda yaşayan soylulardan birisinin torunu, sanırım Napolyon Bonapart ile evlenmiş. Bu anlamda bir değer taşıyor.

EFSANELER DİYARI

İşte büyüleyici Kafkas dağları gözüktü. Bu büyüleyici dağların elbette büyüleyici efsaneleri de var. Yol boyuncu Sofiya bu efsanelerden bahsediyor. Bu efsanelerin en ilginci, Yunan mitolojisinde yer alıyor. Efsaneye göre, Zeus insanlara kızar ve ceza olarak ateşi saklar.



Titan’lı Prometheus insanların haline acır ve çok zeki, aynı zamanda kurnazca hamlelerle Zeus’un çevresine katılır. Bir gün Zeus’un sakladığı ateşi bulur ve o ateşten bir kıvılcım çalarak insanlara ateşi geri verir, ateşte maden işlemesini öğretir. Zeus ateşin yeniden insanların eline ulaşmasına çok kızar ve Prometheus’u Kafkas dağlarında ulaşılmayacak bir yere zincirler.



Bir kartal da Prometheus’un karaciğerinden her gün bir parça kopartmakla ve böylece onu öldürmekle görevlendirir. Prometheus ölmez. Çünkü karaciğeri her gün kendisini yeniden onarır. Uzun yıllar zincire bağlı olan Prometheus’u, Kafkas dağlarında gezen Herkül, Kartal’ı okuyla öldürerek kurtarır.

Kaf Dağları’nın efsaneleri elbette bununla da sınırlı değil. Burası Zümrüdü Anka kuşunun yaşadığı ve insan gözüyle göremeyeceği yükseklikte uçtuğu dağlar. Efsanelere göre Zümrüdü Anka kuşu kendi ölümünün yaklaştığını hissedince kendine dallardan bir yuva inşa ediyor ve sonrasında bilinmeyen bir sıvıyla bu yuvayı sıvıyor. Ardından güneş ışınları kuru dalları yakıyor. Kuş yanıp ölüyor ama sonrasında küllerinin arasından yeniden bir Anka kuşu olarak doğuyor. 

TÜRK İZLERİ

Kafkasya, aynı zamanda Türk tarihî coğrafyasının ayrılmaz bir parçası. Türk tarihinde her zaman mümtaz bir yere sahip olmuş stratejik bir bölge. Türk tarihine şöyle bir baktığımızda, Hunlardan Göktürklere ve Hazarlara, Altınordu’dan Timur İmparatorluğu’na, Kazan ve Kırım Hanlıklarından Selçuklu ve Osmanlı Devleti’ne kadar, ordularımıza ve insanlarımıza ev sahipliği yaparken görüyoruz. Ama şu da var ki, bu süreç içerisinde zaman zaman Türk orduları tarafından çiğnenmiş, zaman zaman vergiye bağlanmış ama tarihin hiçbir döneminde hiçbir kuvvet, sarp dağlarla kaplı bu coğrafyaya tamamen egemen olamamış.

Kafkas dağları Kuzeyden Güneye sadece iki yerde geçit veriyor. Bu geçitler ise Kuzeyden geçen kervan katarlarının, istilacıların veya göçebelerin yıllarca ezberlerinde kalan Daryal ve Derbent geçitleri. Hala da kullanılıyor.

SVAN EGEMENLİĞİ

Sert ve katı görünümlü Svanlar, hiç göçmeden binlerce yıldır bu yüksek dağlarda yaşamayı başaran kendine has kuralları, kültürleri, kanunları ve dilleri olan köklerine de sahip çıkan bir topluluk. Din olarak Hristiyanlığı seçmişler ve dağlar arasındaki bu izole bölgede yaklaşık bin yıl boyunca, kimse fark etmeden kendi kurallarına göre yaşamışlar. Bu vahşi ve zor coğrafyanın ulaşılamaz noktalarında yaşadıkları için, geleneklerini, dillerini ve kültürlerini de korumuşlar.

Canlarını korumak için de Svaneti’nin merkezi Mestia ile bölgedeki bazı Svan köylerinde taşlardan dev kule evler inşa etmişler. Moğollar, Gürcistan’ı istila etmelerine rağmen hiçbir zaman Svaneti’ye ulaşamamışlar. Bölgenin zor ulaşım olanakları ve geleneksel kule tipi evleri, halkı istilacılardan korumuş. Gürcü krallarının özel bazı eşyaları bile ulaşılması imkânsız olan bu bölgede saklanmış.

DÜNYANIN SU KAYNAKLARI EN FAZLA İKİNCİ ÜLKESİ

Arabada Sofiya’dan aldığımız bu bilgiler eşliğinde ilerlerken, Engürü nehrini takip ederek, uçurumların kenarından, virajlı dar yollardan kıvrıla kıvrıla yükselmeye devam ettik. Engürü nehri, sadece bölgenin değil dünyanın en görkemli nehirlerinden birisi.



Nehrin genişliği zaman zaman 200 metreyi bulabiliyor. Biraz sert akıyor ve sanırım üzerinde deniz taşımacılığı yapılmasına izin vermiyor. Gürcistan’ın, Brezilya’dan sonra su olanakları bakımından Dünya’nın ikinci ülkesi olduğunu da bu seyahatte öğreniyorum.



Engürü nehri kıyısında, ünlü gürcü yemeği Haçapuri yiyoruz. Haçapuri, tam olmamakla beraber, bazlama arasına konan peynir veya etin tost makinasında veya fırında pişirilmesi gibi tarif edilebilir.

SVANETİ BÖLGESİNİN MERKEZİ MESTİA

Artık Svaneti topraklarındayız.  Svaneti bölgesinin merkezi Mestia kasabası ve biz de orada konaklayacağız. Mestia kasabası, yüksekliği 5 bin metreye yaklaşan 5 büyük zirvenin ve bu zirvelerin oluşturduğu platonun tam ortasındaki vadide kalan, Engürü nehrinin önemli bir kolu ile sulanan tarihi bir kasaba.



Biz bu zirvelerden en zorlusu olan, görkemli Uspha dağının zirvesini Mestia’ya bir saatlik yolumuz kaldığında gördük. Birbirine yakın yükseltideki iki zirvesi, yoldan net olmamakla kendini gösterdi. Nazlı bir dağmış ve iki zirvesi de bulutlar tarafından hep saklanırmış. Bu gizeminden dolayı, zirvelerin adına, Uspha’nın memeleri diyorlarmış. Uzaktan bakınca, denizden yan yana yükselen iki balinanın sırtına benzettim ben bu zirveleri ilk gördüğümde.

İşte ilk Svan kulesi de gözüktü.  Kulenin arkasında Mestia kasabası belirdi. Kuleler birbirini takip ediyor. Sanki 5 metreye 5 metrelik bir tabanda inşaat başlamış. Yükseklikleri 30 metre kadar var. Unesco dünya mirası listesinde yer alıyorlar ve kesinlikle korunma altındalar.

Niye böyle ilginç bir mimarileri var. Onu da anlattılar. İstilacı düşmandan korunmanın yanı sıra, o bölgede yaşayan aileler arasında da büyük husumetler ve hatta kan davaları asırlar boyunca yaşanmış. Kan davalarının nedeni, ya arazi anlaşmazlığı ya da kız kaçırma olayları. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, Gürcülerde de, Svanlar’da da akraba evliliği yok. Öyle teyzekızı amcaoğlu ile falan evlenilmiyor. Eğer başka bir aileye verdiğin Svan kızı, damattan kötü muamele görürse, bu kadarı bile kan davasına neden olabiliyor.



Her kulede bir aile yaşamış. Kuleler birkaç katlı. 4-5 metre kar yağan bu bölgede, kardan etkilenmemek için, ilk pencere 10’uncu metreye yapılmış. Mestia’da saymadım ama bu kulelerden 60-70 tane var. Köylerle birlikte 200 Svan kulesinin olduğu söyleniyor. Ve hepsi de Unesco tarafından koruma altına alınmış durumda.

Buraya gelen birçok turu, bölgeyi en iyi bilen RİTUR (Rize Tur) taşıyor. Mestia’da, Ritur’a ait nehir kıyısında bir otel ve yanında pansiyon var. Otelin altındaki mutfağı da Ritur’un Türk aşçıları yönetiyor. Eşyalarımızı pansiyona yerleştirdikten sonra, artık kısa bir Mestia turuna hazırız.



Mestia taş çatlasa 3 bin kişinin yaşadığı küçük bir kasaba. Ama çok fazla turist aldığı için, çoğu ev pansiyona veya otele dönüştürülmüş. Gürcü yemekleri yapan restoranlar, pansiyon ve otellerin hemen altında yer alıyor. Çok fazla sırt çantalı Avrupalı turist var.



Kalacak yer bulamayanlar, bir tesisin kenarında kurdukları çadırlarda kalıyorlar. Vasat bir Gürcü restoran yemeği, bizim paramızla yaklaşık 100 lira civarında. Bizim yemek sorunumuz yok. Ritur’un Türk restoranında 3 öğün yemeğimiz çıkacak. Öğlenleri de kumanyamız hazırlanacak.

Cafe’leri genelde kasabanın ana caddesinin nehir gören tarafında. Bira 5, Şarabın şişesi 25 Lari civarında. Yerli biralarının yanında, Efes Pilsen’in de birası satılıyor marketlerde.

Kısa bir keşiften sonra güzel bir Türk yemeği ve ile rakı, yolculuktan yorgun düşen bedende uykuyu çağrıştırıyor.

TELEFERİKLE KAYAK MERKEZİ

Mestia’da ilk güne uyandık. Ritur kahvaltısı doyurucu. Bugün Teleferik ile Kayak bölgesine gideceğiz. Gökyüzü masmavi ve hava oldukça sıcak. Oysa yağmurlu ve soğuk olacak diye bayağı bir kışlık da gelmişti valizimde. Şimdi bir t-shirt yeter de artar bu havada.

Yarım saatlik bir yürüyüşle Kayak merkezinin teleferiklerine kadar geldik. Burası yazın her ne kadar trekking merkezi ise kışın da bir o kadar Kayak merkezi. İki istasyonlu teleferik için 20 Lari ödeyerek Kayak merkezinin zirvesine kadar ulaşıyoruz. Buradan bakınca hemen hemen bütün zirveler ve zirvelerin platoları uzaktan da olsa çok net gözüküyor. Aşağıda ise Mestia kasabası ve Svan kuleleri tüm çıplaklığı ile panoramik görüntü veriyor.



Gürcüler ticarette bize hiç benzemiyorlar. Teleferikle çıktığımız zirvede güzel bir kafe var ve kafeyi işletenler içeride. 30’dan fazlaTürk alış veriş için beklese de, kafenin kapılarını açılış saatinden önce açmıyorlar. Halbuki, orada bir kahve veya çay içmek gerçekten keyif olurdu ama Gürcüler ticarete bizim gibi bakmıyorlar. Hazırlıklar tamamlansa da saati gelmeden dükkanlarını açmıyorlar. İnanmayacaksınız ama buna bakkallar da dahil. Dükkan görevlisi içeride olsa bile bakkalına veya hediyelik eşya dükkanına, açılış saati gelmeden müşteri almıyorlar.

Çıktığımız kayak merkezinden Mestia kasabasında yaklaşık 4 saat orman içi yollardan trekking yaparak iniyoruz. Mestia’da tüm çeşmelerin suyu içiliyor. Dağdan gelen sularda Maden suyu tadını alıyoruz.



Sanki biraz sodalı bir suları var. Ama çeşmeler buz gibi akıyor. Zirvedeki kafede suyumuzu yenileyemediğimiz için, şehrin çeşmeleri serinleme sorununu toptan çözüyor..

SVAN KULELERİ

Artık bir Svan kulesinin içini gezebiliriz. 5 Lari ödeyerek bir kuleye giriş için anlaşan rehberimiz Sofiya’nın peşine takılıyoruz.

Bir taş kapıdan geçerek avluya, oradan merdivenle, kulenin toprak altında kalan bodrumuna iniyoruz. İçinde bulunduğumuz Svan kulesi, Mestia’da bir kadın tarafından yapılan tek kule olarak biliniyormuş.



Bodrum katında hayvanlar için duvar diplerinde yapılmış bölümler var. Ortada ise bir yer ateşi üzerinde yemeğe hazır tutulan koca bir tencere yer alıyor. Bu katta hayvan ağıllarını üstüne yatak koymak için tahtalar serilmiş. Yeme, içme yatma, toplanma ve uyuma hayvanların ve mutfağın olduğu bu bodrum katta.

İçeriden ahşap merdivenle küçük bir taş delikten (zor sığarak) bir üst kata zorlukla çıktık. Bu kat yeni evlenen çiftin katıymış. O katın bir üstündeki kat da, yeni evlenen bir diğer çifte aitmiş.

Diğer Svan kulesinde yaşayan bir aile ile kan davan varsa, ancak 12 şahit önünde tarafların barış için söz vermesi ile bu dava sonuçlanırmış. 12 şahitten birisi itiraz ederse, dava devam edermiş. Kimse kimseyi, kan davası da olsa, yazılı olmayan Svan kanunlarına göre, sırtından vurarak öldüremezmiş. Ayrıca karısının veya çocuklarının önünde de kan davalını öldüremezmişsin. Ama yaşadıkları sert doğa, Svanları da sert insanlar yapmış. Bu setliklerini ve hoş görüşüz olmalarını Mestia sokaklarında görmek fazlasıyla mümkün.

USHPA’NIN ETEKLERİ VE BUZUL GÖLLERİ

Bu sabah Kişi başı extra 20 dolar ödeyerek kiralanan arabalarla Buzul göllerini görmeye gidiyoruz.

Mestia’da yol Türkiye’deki gibi sağdan akıyor ama direksiyonu sağda olan çok sayıda İngiliz arabası, dağ yolculuklarında kullanılıyor. Kiralanan araçlar 7 kişilik minibüsler ve direksiyonları sağda. Altları oldukça yüksek olduğu için, dağ yollarında özellikle bu kiralık arabalar kullanılıyor.

Tozlu topraklı yollardan geçerek yaklaşık 2 saatte Koroldi buzul göllerine ulaştık. Yaklaşık 3 bin metrelerdeyiz ve efsanevi Ushpa dağı’nin iki zirvesi de, ona çok yakınlaştığımız bu noktadan, bugün açık havada çok net olarak gözüküyor. İki zirvenin de bu kadar net görünmesinin çok nadir olduğunu söylüyor rehberimiz. Ushpa’nın memelerini görüntülüyoruz bir süre. Ancak bulunduğumuz platodan diğer zirveleri de görebiliyoruz.



Gerçekten en dik ve en görkemli olanı Ushpa. Buraya kuzey yönündeki rotadan en son 1938 yılında bir Rus dağcı çıkabilmiş. Ondan sonra çok kişi denemiş ama hiç kimse çıkamamış. Bu arada çok da can almış çıkmak isteyenlerden. Birkaç yıl önce ünlü Türk dağcı Tunç Fındık da denemiş çıkmayı ama başarılı olamamış.



Ushpa’nın platosunda buzul gölleri var ama sıcaktan sular erimiş. Dağlar arasında keyifli bir yemek molası veriyopruz. Burada bütün zirveler el dokunuşu kadar yakın. Ushba ve Chatani zirveleri yaklaştıkça uzaklaşıyor, sağ yanımızda Dalakora zirvesi ve Mestiachala deresi ve yatağı, tam karşımızda karlı zirveleri ve büyüleyici duruşları ile ile Tetnuldi ve Banguriani zirveleri var.

Yemekten sonra dönüş yolu orman içinden yürüyerek Mestia’ya inmek şeklinde.  Dolambaçlı toprak yollardan araba ile çıktığımız Alpin çayırlarından, bu kez, orman içi daha kestirme yollardan yürüyerek 3 saate inip, otelimize geliyoruz. Gerçekten de dik bir iniş yürüyüşü oldu ve dizlerden bayağı zorlandık. Yorgunluk atmak için duş ve bira iyi fikir olabilirdi, oldu da.

BUGÜN BUZULLARI GÖRECEĞİZ

Bugün Mestia’nın içinden geçen azgın suyun doğduğu buzullara gideceğiz. Gidiş geliş 16 kilometrelik bir yürüyüş bizi bekliyor. İlk 4 kilometreyi güneş altında bir şosenin kenarından, şehir içindeki azgın suyun yatağını takip ederek yürüdük. Güneş de fena yakıyordu ama. Sonrasında daracık bir tel köprüden akarsuyun karşı yakasına geçtik.



Orman içinde 20 dakikalık dik bir tırmanıştan sonra, yine akarsuyu bulduk ve bu kez onu hiç bırakmadan saatlerce yükselerek yürüdük. Kaygan taşlardan olan bir zemini de geçtikten sonra, Mestia Chaladi akarsuyunun oluşturduğu bir buzula geldik.



Buzulun yüksekliği yaklaşık 10 metre ve eni 30 metreye ulaşıyor. Chala akarsuyu, bu buzulun hemen arkasındaki dağlardan gelip, kendi oluşturduğu bu buzuldaki tünelden geçiyor ve Mestia kasabasına doğru akıyor. Su elbette buz gibi ama oldukça bulanık bir görüntüsü var. İçinden geçtiği hemen yanı başımızdaki dev buzul da yavaş yavaş eriyor ve eridikçe, tepesindeki kayalar aşağıya doğru hareketleniyor.



Bu nedenle sarp bir kaya gibi duran buzula ancak, 10 metre kadar yaklaşabiliyoruz. Buzul eridikçe altı boşalan taşların serserice düşmesi her an tehlike yaratıyor.



Yaklaşıp elimizi değemediğimiz buzul, çıplak arazide hoş bir serinlik de veriyor. Arkada yüksek dağlar, yanımızda buzul, üşümemeye çalışarak karnımızı doyuruyoruz. Dönüş yolu da 8 kilometre.



Ancak tatlı bir iniş olduğu için, Mestia’ya daha kısa sürede dönüyoruz. RİTUR’un otelinin hemen yanından akan su, başlangıç buzulunu gördüğümüz su. Aynı suyun sesiyle, otelin bahçesinde akşam yorgunluğunu atmak güzel oluyor.

USHGULİ KÖYÜ

Svan diyarında son günümüz ve sadece Svaneti’nin değil, Avrupa’nın da en yüksek yerleşim yeri olan Ushguli köyüne gideceğiz. Bu köy bulunduğumuz kasabaya 45 kilometre uzaklıkta ve bozuk bir yoldan 4x4 araçlarla gidilebiliyor.



Köy yolu üzerinde seyrek de olsa Svan Kuleleri var. Ancak köye girince çok sayıda Svan kulesi görüyoruz. Bu köyde oturan yerli halkın büyük bölümü köylerinden hiç çıkmamış. En büyük merakları ise uydu kanallarından Türk televizyonlarını izlemek.



Bu nedenle. Özellikle çocukların çat pat Türkçe konuştukları belirtiliyor. Gerçi, ben de alış veriş yaptığım bir köy evinde “kalem” dedim ve köylü kadın bana “kalem” getirdi. Demek ki Türkçeyi anlıyorlar. Belki de Türk soyları ile Svanların bir bağlantıları vardır diye düşünüyorum.

Ushguli köyünde tepede yaşayan bir kilise de bulunuyor. Kiliseden bakınca, hemen karşımızdaki Chaladi dağı daha bir heybetli geliyor.

ARAPLAR BİZDE, AVRUPALI MESTİA’DA

Son olarak şunu söyleyebilirim. Mestia, yıllardır Türkiye’n,n gözbebeği Kaçkar dağlarına gelen Avrupalı gezginlerin ve trekking tutkunlarının yeni rotası olmuş.



Kaçkarların o güzelim yeşillikleri, yayla görmemiş Araplar tarafından kullanılmaya başlanınca, Avrupalı turist Mestia’ya kaçmış.

 

 

 

 

 

812 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret173784
Hava Durumu
Bu Web Sitesi Desteği