Sporda, doğada, turizmde gezinti yapmak isteyenlerin sitesi             www.gezintihaberleri.com                editor@gezintihaberleri.com
RİZE YAYLALARI
Rize yaylalarını gezdum, gördum, sendagez diye yazdum.
LİKYA YOLU YÜRÜYÜŞÜ
Likya Yolu yürüyüşümü buradan okuyabilirsiniz.
BATI KARADENİZ'İ GÖRÜN
Batı Karadeniz'de Kelebeğin rüyasına yolculuk başlıyor.
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

UNUTULMAYACAK BİR ÇİN MACERASI

Dünya Halter Şampiyonası için 1995 yılında 17 gün kaldığım Çin

 

Her insanın içinde vardır uzak doğuyu görmek, oranın gizemini yaşamak. Niye yalan söyleyeyim. Bir çok ülkeyi gezdim ama, hep merak eder dururdum Çin’i.

Ta ki, bir gün telefonum çalıp, haber müdürüm Çin’e gidiyorsun diyene kadar. Çin’de, Dünya Halter Şampiyonası yapılacaktı. Ama bana Çin’e gidiyorsun dediklerinde, şampiyonanın başlamasına 4 gün kalmıştı ve takımın yarısı da, görevli diğer gazetecilerle beraber çoktan, Çin yolunu tutmuştu. Takımda Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu gibi efsane şampiyonlar ve bir çok siklette de şampiyon adayları vardı. En güçlü takımlardan biriydik. Yakın dostum olan Naim Süleymanoğlu'nu da anmadan edemeyeceğim.

Vize ve uçak bileti işlemleri iki günümü aldı ve sonunda, Çin’e gidecek uçağın koltuğundaydım. Uzun bir yolculuk olacaktı. Ankara-İstanbul-Frankfurt-Hongkong- Guangzu hattında dört kez uçak değiştirecektim.

İşin kötü tarafı, tüm bu yolculuğu yalnız yapacak olmamdı. Çünkü bizim sporcu kafilesi ve o kafilede yer alan gazeteci arkadaşlarım, çoktan Çin’e uçmuş, otellerine yerleşmişti bile.

 

Gazeteciler,Cemal Ersen, Tayfun Bayındır, Besim Güçtenkorkmaz ve Hasan Ötkün ile Halter Federasyonu Başkanı Kenan Nohut, unutulmaz şampiyon Naim Süleymanoğlu ve ağır sikletimiz ile Çin'de bir tapınak gezisinde)


SADECE OTELİMİN ADINI BİLİYORDUM

Benim elimde, bu uçak yolculuğuna başlarken, sadece küçük bir kağıda yazılı iki satır not vardı. O notta da, önceden giden gazeteci arkadaşlarımın, benim için ayırttıkları, Guangzu’da kalacağım otelin adı yazıyordu.

“Riverside”

Ankara-Frankfurt yolculuğu normal geçti. Üç saat insan dişini sıkınca, Frankfurt’u buluyor. Ama ya sonrası. Frankfurt-Hongkong yolculuğunun, dünyanın en uzun parkuru olduğunu, uçağa binince öğrendim. Bu parkur 14 saat sürüyordu ve arada hiç mola yoktu. Yani, arada bir havaalanına inip, sigara molası verilmiyor, benzin falan da alınmıyordu.

Uçakta 14 saat.. 2 akşam yemeği, bir sabah kahvaltısı, bir de öğlen yemeği olmak üzere, toplam 4 öğün yemek verildi. Ama ne zaman kahvaltı ettik, ne zaman akşam yemeği yedik hiç bilmiyorum. Çünkü, kahvaltı ederken de, öğle yemeği yerken de uçağın camlarından içeri, güneş ışığı girmiyordu. Uçak, Frankfurt’tan akşamüzeri havalandı. Sonra hava karardı ve 14 saat boyunca hiç aydınlanmadı. Çoktan sabah olması gerekiyordu ama, sabah bir türlü gelmedi.

 

DÜNYANIN EN UZUN RUTUNU UÇTUM

  

Moskova’nın üzerinden geçtiğimizi, uçağın içindeki büyük perdede gösterilen haritadan anladım. Çünkü, bir dünya haritasının üzerinde, uçağımız da yavaş yavaş ilerliyor. Nereden geçiyorsak, simülasyon cihazı da orasını gösteriyordu. Sonra Dünyanın en büyük çölü olan, Tibet yaylasındaki Gobi çölünün üzerinden geçtik. Uçakla saatlerce sürdü, Gobi çölünden geçmek. Ya arabayla, ya da eskiden olduğu gibi deve ile olsa.

Yemek yedim, içki içtim, yine yemek, yine içki, arada bir gezinme, sonra uykuya yatma. Ama bunların hepsi, yolculuk bitsin diye değil. Bunların hepsi, o zaman müptelası olduğum sigara içme özleminden. Lufthansa’nın hostesleri, sanki gardiyan gibi. Adama nefes aldırmıyorlar. Birisi tuvalete girip iki nefes sigara çekecek olsa, kapıyı alacaklı gibi yumruklayıp, adamın iki ayağını bir pabuca sokuyorlar. Tuvaletin kapısı açana, sigara dumanını gösterip, tek ayak üzerinde durma cezasından beter cezalar veriyorlar. Zaten gülmüyorlar. Suratlarını bir de asınca, yediğin yemeğin de içtiğin içkinin de keyfi bir anda sıfır noktasına düşüyor. Bu keyifsizliği, gizli gizli bir sigara daha içsen kesemezsin. Adamda tat bırakmıyorlar.

 

UÇAKTA AÇ KALDIM

 

Üstelik, verdiklerin yemeğin yanında ikram ettikleri ekmek sadece bir dilim. İkincisini istersen, 40 dereden su getiriyorlar. Sonuçta ikinci dilim ekmek geliyor ama yemeğin bittikten sonra.  THY’nin gözünün yağını yiyeyim (Gözünü seveyim deyiminin, Kayseri’de kullanılan şekli)

Aynı uçakta, Alman milli takımının ağır siklet sporcuları da vardı. Çünkü onların yarışmaları geç başladığı için, Alman Federasyonu onlara, ikinci bir kafile yapmış. O ağır sikletler de sanırım aç kaldılar ki, neredeyse, kendi ülkelerinin uçağında olay çıkartacaklardı. O suratsız hostesleri bizlerden çok onlar azarladılar. Yanılmıyorsam en ağırlarının adı Merlinger idi ve kemiksiz 150 kilo kadar geliyordu. Merlinger, aç kalınca sesini biraz yükseltti. Yanılmıyorsam, çıkan ses, ancak 8-10 kişinin bir araya gelse çıkarabileceği bir sesti ve bu sayede 8-10 dilim ekstra ekmek kaptı, açlığını biraz olsun yatıştırdı. Böyle bir adamın herhalde uçak yemeği ile doyması mümkün değildi. Biz sesimizi çıkartamadığımız için aç kaldık. Çaresiz. .

Benim yanımda Tina adında Nijerya’lı bir bayan halterci oturuyordu. Tina, Fenerbahçe’de oynayan Uche ile aynı köyden olduğunu söylüyordu ve Uche’nin Türkiye’de meşhur olup olmadığını soruyordu bana.

“Çok meşhur” dedim Hatta, “bir insan, bundan daha fazla meşhur olamaz” diye bir şeyler geveledim.

Hiç gün yüzü görmeden, uçağımız Hongkong’a indi. Hongkong havaalanında 4 saat süren bekleyişten sonra da, Guangzu’ya bir başka uçakla hareket ettik. “Yakın” dediler, gerçekten 1.5 saat süren bir uçak yolculuğundan sonra Çin topraklarına ulaştık.

Artık saatler birbirine girmişti. Adeta, güneş kaçıyor ve biz kovalıyorduk. Ama tesadüf bu ya, hep karanlığı takip ediyorduk. Frankfurt’tan akşamüzeri uçağa binip, Hongkong’a 14 saat uçtuktan sonra karanlıkta inmek, yine karalıkta 5 saat havaalanında beklemek, ve yine karanlıkta 1.5 saat uçtuktan sonra, Guanzu’ya gelmek. Bu kadar karanlığa alışık değildim ve Guangzu’da, artık havaalanına inince, saban ışıklarının doğacağını düşünüyordum.

 

ÇİN TOPRAKLARINDAYIM

 

Guangzu havaalanında Çin’lilere değil, duvardaki kocaman Çin saatine baktım. Saat, gece yarısının 12’sini gösteriyordu. Yani, güneşin doğmasına, en azından 5-6 saat daha vardı. Tanrım, ne kadar uzun bir gece geçiriyordum. Dünyada bundan daha uzun bir gece olamazdı herhalde.

Pasaport işlemlerini tamamladıktan sonra, Havaalanından çıkıp, Çin toprağına ilk adımımı atacaktım artık.

“Bekle Çin geliyorum” dedim kendi kendime. Ama “gelemedim. Çünkü, kapıyı bulamıyordum. Her yerde Çin’ce yazılar vardı. Peki bu yazıların İngilizceleri neredeydi. Havaalanının çıkış kapısını bir bulabilsem, Çin toprağına adımımı atacaktım ama beton alandan hala kurtulamamıştım.

Bir-iki Çinliye,çıkış kapısının nerede olduğunu bozuk İngilizcem ile sordum. Aldığım cevaplardan bir kelimesini bile anlamadım. İnanılmaz bir şeydi, Bu Çin’de herkes Çince konuşuyordu. İngilizce bilen bir Allahın kulu yok muydu acaba?

Geri dönüp, bilet satış noktalarındaki uluslararası görevlilerden, alandan nasıl çıkılacağını öğrendim. Kapının önünde sıra sıra taksiler duruyordu gecenin karanlığında. Aklımda da saedece otelin adı;

 “Riverside”

Sıradaki taksiye bindim. Sürücü, demir bir kafesin içindeydi. Kibarca “Riverside” dedim. Adam yüzünü döndü, suratıma baktı. Anlamam mümkün olmayan Çince ile (zaten anladığım Çince yok ki) bir şeyler dedi. Bu kez, adamın beni duyamadığını düşündüğüm için bağırarak “Riverside” dedim. Çinli taksi şöförü de bana bağırarak, Çince bir şeyler dedi. Kesin olan bir şey vardı, anlaşamıyorduk.

 

GECE YARISI TAKSİ ÇARESİZLİĞİ

 

Çaresiz taksiden indim. Yeniden havaalanına girdim. Uluslararası bankoda duran bir Çinliyi buldum ve Elimdeki. Riverside otelinin adını göstererek, bunun Çincesinin nasıl söylendiğini sordum. Birşeyler dedi ama o dediği Çince kelimeyi aklımda tutmam mümkün olamayacağı için, dediğini, bir kağıda yazmasını istedim. Yazdı. Onu alıp taksiye bindim. Çince yazılı kağıdı gösterdim. Evet, şifre çözülmüştü. Çinli taksi şöförü, arabasını hareket ettirdi ve yola çıktık. İşte gidiyorduk.

Gecenin karanlığında yollara bakıyordum. Bomboştu. Sokaklar alabildiğine ıssızdı. Uzun bir üst geçitten gittik bir süre. Köprü gibiydi üst geçit. Apartmanların arasından geçiyordu. Acaba aşağıda ne vardı? Bu köprü neyin üzerine yapılmıştı. Kilometreler sonra köprüden indik. Gördüğüm manzara, yanıldığımı ortayla koyuyordu. Çünkü köprüden değil, bir yolun üzerine yapılan ikinci kat yoldan gidiyorduk. Alt katlar geliş, üst katlar ise gidiş yoluydu. Trafik problemine çözüm böyle bulunmuştu Çin’de.

Rieverside otelinin önüne taksi yanaştığında hala sabah olmamıştı ve hala yollar ıssızdı. Benden birkaç gün önce gelen gazeteci arkadaşlarımla buluşmama az kalmıştı. Resepsiyondaki görevli sordu, “odalarımız 60 ve 80 dolarlık hangisinden istersiniz?” diye. Hiç düşünmeden 80 dolarlık dedim. Çünkü yorgundum ve uykum çok gelmişti. Üstelik bir kural vardı gazeteciler arasında. Can güvenliği açısından, “Doğuya gidersen 5 yıldızdan aşağısında kalma. Batıya gidersen pansiyon bile olur” diye. Otel hem 5 yıldızdı ve ben de biraz daha pahalı bir oda almıştım. Kolay değil, 15 gün bu odada yaşayacaktım.

 

EN PAHALI ODAYI ALDIM

 

Bir görevli eşyalarımı asansöre yükledi. Odamın olduğu kata çıktık. Kapı açıldı. Asansörün durduğu yerin tam karşısında bir masa ve masada, geçenin bilmem kaçı olmasına rağmen, bizi ayakta karşılayan Çinli bir hanım kız vardı. Yanımdaki bell-boy çantalarımı odaya götürmeye çalışırken, bir kayıt da bu kat görevlisi hanıma yaptırdık. Diğer gazetecilerin oda numaralarını da burada öğrendim. Onlarla aynı kattaydık. Kapılarını çaldım.

Ama o ne? Beni biraz sevinç biraz şaşkınlıkla karşıladılar. Şaşkınlıklarının nedeni, 2 günden beri Çin’de olmalarına rağmen, hala gece sokağa çıkmamalarından kaynaklanıyormuş. Çünkü gece sokaklar hiç de tekin değilmiş. Hatta taksiler bile. Yani, sizin anlayacağınız, Çin’de (daha doğrusu Guangzu’da) gece gece pek taksiye binilmezmiş.  Hele yabancıysan, hiç binmemek gerekirmiş. Tabi ben bunu, uzun bir taksi yolculuğundan sonra öğrendim. Eh.. ne demişler, “öğrenmenin yaşı yoktur” Biraz geç oldu ve başımıza bir kaza gelmeden biz de öğrendik işte.

Gelişimin şerefine, yanımdaki viskiyi açtım. Yarım saat sonra viski bitti. Demek herkes içkiyi çok özlemişti. Ama o viski ile ben 15 gün idare etmeyi düşünüyordum. Karnım da açtı. “Hadi bana yiyecek bir şeyler söyleyin otelin restoranından” dedim. “Yat şimdi, sabah kahvaltı yaparsın” dediler. Niye öyle dediklerini anlamadım ama aç karınla yattım. (Her şeyi sonra anlayacaktım)

Otel ve odam çok güzeldi. Nehir şehrin içinden geçiyordu ve otelimiz de bu nehrin tam kıyısındaydı. Nehirde, o hep merak ettiğim mavnaları seyredebilecektim. Tahtadan yapılmış, yelkenleri kocaman, egzotik uzak doğu gemilerini.

Bunları düşleyerek yattım. Uyandığımda güneş Çin’in üzerine doğmuştu.

Ve sıra, gündüz gözüyle Çin’i görmeye gelmişti. Hemen, odamın camından nehire baktım. Evet, o düşlediğim mavnalar oradaydı. Hava biraz pusluydu ama zaten ben hep böyle düşlemiştim o mavnaları, takaları.

“Bekle Çin geliyorum” dedim kendi kendime.

 

ÇİN SOKAKLARI

 

Evet artık, sıra Çin’i görmeye, sokakların gezmeye gelmişti. Ama öncelikle yapmamız gereken bir işimiz vardı. Halter Milli takımının biraz sonra antrenman yapacağı, daha doğrusu yarışmaların yapılacağı salona gitmek ve hazırlıkları gözlemek. Telefonları kontrol etmemiz gerekiyordu. Bizlere, salonda ayrılan yerleri görmemiz gerekiyordu.

Velhasıl, yarışmaların yapılacağı spor salonuna gitmemiz gerekiyordu.

Ama gitmeden önce de, karnımı doyurmam gerekiyordu. Gazeteci arkadaşlara “hadi kahvaltıya gidelim” dedim. “Sonra” dediler. Allah Allah... Neler oluyordu acaba? Akşam da bana yemek yedirmemişlerdi. Sabah da kahvaltı yaptırmıyorlardı. Kilolarımdan mı kurtaracaklardı beni ne? Yoksa hep birlikte rejime mi girmiştik, benim haberim yoktu?

Aç karınla otelin önüne indik. Yanımdaki arkadaşım, “Ben salonun nerede olduğunu biliyorum” dedi. “Yakın mı?” diye sordum. “Evet, taksiyle 5 dakika falan sürüyor yol” diye konuştu.

Bu arada, yoldan gelip geçenlere bakıyordum. Bir araba geçiyorsa, 10 motorsiklet, 20 bisiklet takip ediyordu bu arabayı. Tam bir bisiklet, motorsiklet cennetiydi Guangzu. Kısa bir bekleyişten sonra, boş bir taksi geldi ve arka koltuğa kurulduk. İki kişiydik. Salonu bilen arkadaşım ve daha hiçbir yeri bilmeyen ben. Arkadaşım, 2 günden beri Çin’de yaşamanın verdiği bilgiçlikle, Çinli şoförün eline bir kağıt tutuşturdu. Evet, sistem aynıydı.

“Konuşmak yok. Kağıtla haberleş”

Taksi, gitmeye, ben de yoldan gelip geçenlere, binalara ve acayip trafiğe bakmaya başladım. O kadar dalmıştım ki, aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Arkadaşıma döndüm. Yüzü kıpkırmızıydı. “Bu taksi şoförü, bizi başka yerlere götürüyor. Galiba kaçırıyor” dedi.

 

KAÇIRILDIK MI NE?

 

Birden panikledim. Çin’deki ilk günümde kaçırılmak hiç de hoş değildi. Ana caddelerden çıkmış, tam bir Çin mahallesinin içerisine girmiştik. Hatta Pazar gibi bir yerden geçiyorduk.

Arkadaşımın, “Ne yapıyorsun, nereye gidiyorsun?” şeklindeki Türkçe uyarılarından taksi şoförü de paniklemişti. Bir an önce, gideceği yere varmak ister gibiydi. Bir eli kornada devamlı düdük çalıyor, diğer eliyle de arabayı kullanıyordu. Ama girdiğimiz Çin mahallesinin daracık sokaklarından bir türlü çıkamıyorduk. Arkadaşım, bir eliyle arabanın torpidosunu, camdan dışarı çıkarttığı diğer eliyle de arabanın kaportasını yumrukluyordu.

Rezalet bir ortamdı, Bir yandan korna sesi. Bir yandan Pazar gibi bir yerde arabanın önünden kaçışan insanlar. Bir yanda arabayı yumruklayan bir adam. Ve kan ter içinde hem kornaya basıp, hem de arabayı süren bir sürücü.

Biraz sonra, iş daha vahim bir hal aldı. Çünkü bir yol bulduk pazardan kurtulduk ama yavaş yavaş şehirden de uzaklaşıyorduk. Evet, şehir arkamızda kalmıştı. Bizde şafak atmıştı ama taksi şoförünün hali de bizden farklı değildi. Sarı benizli Çinli şoför, giderek Kızılderiliye benzemeye başlamıştı. Hem acele ediyor, bu arada Çince bir şeyler diyor, bir yandan da bizim Türkçe küfürlerimizin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu.

Şehir dışında, ıssız bir yerde durdu. Eliyle uzakta bir yerleri gösterdi arkadaşıma. Evet, uzakta bir yerde bir spor salonu gözüküyordu. Çinli şoför nihayet gülümsedi ve geldik anlamında başını salladı.

Arkadaşım, “Lanet herif, bizi başka spor salonuna getirdi” dedi.

Taksimetreye baktım. Acayip bir Çin parası yazıyordu.

Adama derdimizi nasıl anlatacaktık bu dağ başında. Allahtan elimizde kağıt duruyordu. Çince yazılı “spor salonu” yazısı. Gözünün içine sokarak, şoföre bir kez daha gösterdik yazıyı.

Şoförün, “Haaa” dediğini hatırlıyorum. Aynı Türkçe’deki gibi. Demek ki, Çinliler de bilmedikleri bir şeyi öğrendikleri zaman “haaa..” diyorlarmış. Böylece ilk kelimeyi öğrenmiş oldum ama ne fayda.

Arkadaşım kolundaki saatini gösterdi. Bu şoförün çabuk olması anlamına geliyordu.

Şoförün bir eli kornada, diğeri direksiyonda, ambulans gibi hareket ettiğini hatırlıyorum. O şekilde, ama biraz daha hızlı yine pazarın içine daldık. Ara sokaklardan canavar gibi gidiyordu. Arkadaşım, bu kez torpidoya değil ama camdan çıkarttığı eliyle, kaportaya vurmaya devam ediyordu. Böylece, kornanın sesinin yetmediği yerlerde, çıkarttığı kaporta gürültüsü ile arabanın önüne gelenleri uyarıyordu. Biraz sonra kolu yoruldu ve kaportaya vurmaktan vazgeçti. Belki de vura vura, eli şişti. Camdan çıkarttığı sağ elini içeri aldı ama bu kez de sol eliyle, kornaya basmaya başladı. Böylece, şoförü hem kornaya basıp hem de araba kullanmaktan kurtarmıştı. Şoför arabayı kullanıyor, bizimki devamlı kornaya basarak, onun daha rahat gitmesine yardımcı oluyordu.

Sonunda, doğru spor salonuna geldik. Taksimetrede anlamadığım miktarda bir Çin parası yazıyordu. Herhalde bayağı iyi bir paraydı. Yoksa şoför klasik bir numara yapmış; yabancı gördüğü bizden para sızdırmak için, ha bire şehirde mi dolandırmıştı?

Ama bilmediği bir şey vardı. Bir Çinli, bir Türkü aldatamaz.

Arkadaşıma, “Doğru yere mi geldik?” diye sordum. “Evet” cevabını alınca, “Daha önce gelmişindir; otelden burası ne kadar tutuyor?” dedim. Bir şeyler söyledi. Onun söylediğinin biraz fazlasını, taksiden indikten sonra, öndeki şoför koltuğuna camdan bıraktım. Çinli şoför, bağırarak söyledi. Ben de bağırarak Türkçe cevap verdim. O bağırdı, ben bağırdım. Ve sonuçta, galip çıktım. Çinli şoför, sinirle gaza bastı ve oradan uzaklaştı.

Spor Salonu oldukça büyüktü ve Çinliler gerçekten iyi hazırlanmıştı. Zaten Çinlilerin amacı, ülkelerinde yapılan bu şampiyonada, Dünya Şampiyonluğunu elde etmekti.

 

TELEFON 10 SANİYEDE KAPANDI

 

Basın merkezi ayrı bir binada, şampiyonanın yapılacağı salondan biraz uzaktı. Ama olsun, yürüyerek 2 dakikada bu salona gidebilirdik. Basın merkezine çıktık. Telefonlar kurulmuştu. Hemen Türkiye’yi arayalım dedik. Ama ne mümkün. Hepsi otomatiğe kapalıydı.. Numaralardan birisini öğrendim ve 100 kontürlük bir telefon kartı alarak, salondaki ankisörlü telefonun yanına gittim. Türkiye numarasını çevirdim. Gazetenin merkezi karşımdaydı. İlgili arkadaşı istedim. 10 saniye geçmişti ki, ne oluyor demeye kalmadan telefon kesildi.

Bir kez daha 100 kontürlük kart aldım, yine çevirdim, yine arkadaşımı istedim, ama o gelmeden ikinci kart da bitti. 100 kontürü, telefon, 10 bilemedin 15 saniyede adeta yiyordu. Üçüncü 100 kontürlük kartı aldım. Türkiye’yi aradım., karşıma çıkan ilk kişiye, seni birazdan arayacağım. Eline kağıt kalem al, bir telefon numarası yazdıracağım. Hazır bekle dedim. Dördüncü 100 kontürlük kart ile Türkiye’yi yine aradım. Acele acele numaraları söyledim. Herhalde yazdı diye düşünüyordum. Bekledim bir süre, ama beni, gazetemden arayan olmadı. Acaba, beni buraya kadar gönderip bir dünya masraf yapanlar, haber mi istemiyordu. Çaresiz, beşinci 100 kontürlük kartı aldım. Niye aramadınız diye sordum. Numaraları o kadar hızlı söylemişim ki, yanlış almışlar. Bir kez daha söyleyene kadar, o kart da bitti. Artık, kontür kartlarının satan Çinli ile arkadaştan da ileri olmuştum. İki dakikada bir kart alıp, konuşamadan geri geliyordum. O da benim halime gülmeye başlamıştı. Altıncı kartı, promosyon olarak verdi. Meğer beş kart alana, bir kart bedavaymış. Altıncı kart ile telefonları doğru şekilde yazdırdım ve kısa süre sonra Türkiye’den beklediğim zil sesi geldi.

Karşımdaki, “Oohh. Ne ala, Çin’desin; keyfin yerinde. Daha ne istiyorsun. En kaymak işi yine sen kaptın” dedi hasetle.

Oysa, benim hala karnım açtı. 6 tane 100 kontürlük kart bitirmiş, Türkiye ile konuşamamıştım. Sabah sabah, spor salonuna gitme uğruna, kaçırılma endişesi yaşamış, soğuk terler dökmüştüm. Gece, Çinlilerin bile binmeye cesaret edemediği taksiye binmiştim. Başıma gelecek binlerce iş daha olduğunu düşünüyordum. Bunları nasıl anlatabilirdim ki. “Evet” dedim, “keyfim yerinde burası da çok güzel bir ülke. İnşallah görmek bir gün size de nasip olur..”

Haberi yazdırıp telefonu kapattım.

6 adet telefon kartı bitirmeme rağmen, çok şanslı olduğumu otele gidince öğrendim. Çünkü bir diğer gazeteci arkadaş, resim geçmek için otelin direk telefonunu kullanmış, modem aracılığı ile iki adet de resim geçmiş Türkiye’ye. Resepsiyona inip, telefon borcunu sorduğunda ise neredeyse kalp krizi geçiriyormuş. Çünkü önüne konan faturada, 1800 dolar yazıyormuş. Evet, yanlış okumadınız, 1800 dolar. Yani, Çin’e gitmesi için ona verilen paranın tamamı. Bu arkadaş, 15 günlüğüne geldiği Çin’de, daha ikinci günde tüm parasını bitirdi. Kalan günlerde, IMF yardımına muhtaçtı. Bir başka deyişle, dış destek olmasa açlık sınırına bile gelebilirdi.

 

HALA AÇIM

 

Açlık dedim de aklıma geldi. Öğle saatinde otele dönmüştük ama Lufthansa’nın o doyurmayan yemeklerini, bağıran hosteslerini bile özlemiştim. Çünkü Çin’de, cebimde paramla hala açtım ve tek öğün bile yemek nasip olmamıştı.

“Yemek..” dedim. “Hadi gitmiyor muyuz” diye sordum. “Rejimde misiniz?” diye sıkıştırdım arkadaşlarımı. Bir kısmı Türkiye’den konserve getirmişti onu yiyordu. Bir kısmı da benim gibi açtı.

Bir taksiye bindik. Arkadaşlar hazırladıkları Çince yazı kartlarından birisini uzattılar. Kartta, Mc Donalds’ın, Çincesi yazıyormuş. Taksi 4 kilometre gitti ve bizi bir yerde bıraktı. Çünkü biraz da yürümemiz gerekiyormuş.  Yürürken birçok Çin restoranının önünden geçtik. Aç insan ne yapar, restoranların vitrinlerine bakar. Ben de öyle yapıyordum. İlk restoranın vitrinine bakarken, sırtüstü yere düştüm. Ama açlıktan değil. Gördüklerimden.

 

YILANLI RESTORANLAR

 

Manzara şöyleydi. Kocaman bir cam kavanoz duruyordu vitrinde. İçinde ise siyah bir şeyler. Bu siyah şeyler kıpırdıyordu. Ne olduğunu anlamak için kapıya doğru biraz yaklaştım. Kenarda bağlı 4-5 köpek gördüm. Onlara bir anlam verememiştim ki, bir kafesin içinde miyavlayan kedileri fark ettim. Yanındaki kafeste kaplumbağa. Onun yanındakinde ise maymunlar vardı. Kısa süre sonra, bu sevimli süs hayvanlarının Çin restoranının menüsünde yer aldığını keşfettim. Bu hayvanları nasıl yediklerini düşünürken, cam kavanoza da istemeden biraz daha yaklaşmış oldum. Evet, o oynayan siyah şeyler vardı ya.. İşte onlar benim kabusumdu. Yani Yılandı.

Televizyonda bile yılan görünce ayaklarını koltuğa doğru çeken ben, binlerce yılanı bir arada görünce, daha fazla dayanamamış, sırt üstü yere yapışmıştım.

Bütün restoranlar aynıydı. Bu, benim sokakta yürümemin mümkün olmadığını anlatıyordu. İki de birde panikleyip, rengi sapsarı olan, beline felç saplanan, saçları bir anda dimdik olan, bunlar yetmiyormuş gibi fal taşı gibi açılmış gözlerle yere düşmemek için çabalayan bir adamla kim beraber olmak isterdi ki. Her restoranın vitrini yılan doluydu.

Pratik bir çözüm bulundu. Bir gözcü önde yürüyecek, ben arkada iki muhafız arasında yer alacaktım. Öndeki gözcü “dikkat” diye bağırdığında, ben gözlerimi kapatacak ve yanımdaki muhafızlar koluma girerek, beni tehlikeli bölgeden geçireceklerdi. Sonra “rahat” diyecekler ve ben de gözlerimi açıp yürümeye devam edecektim. Böylece, dünyanın en gizemli ülkesinin ne kadarını görecektim ki. Olsun, madem Çin’e geldik, başka çare yoktu.

Mc Donald, sanki bizim geleceğimizi biliyormuş gibi, Guangzu şubesini 6 ay önce açmıştı. Ne kadar da iyi yapmıştı bu şubeyi açmakla. Öğle yemeği için bir Fishburger menü  aldım. Akşam yemeğini paket yaptırdım. Bir adet Bigburger seçerek. Ertesi günün sabah kahvaltısını da aynı pakete koydurmayı ihmal etmedim. Bir adet bilmem ne burger seçerek.

Artık restoranımız belli olmuştu. Günde bir öğün buraya gelecek, diğer öğünün yemeklerini de depolayacaktık. Böylece, farkında olmadan kendimizi otele kilitlemeye başlıyorduk Çin’de. Oysa gezilecek görülecek o kadar yer vardı ki. Biz ise kendimizi hapsediyorduk otel odasına.

Dönüşte bindiğimiz taksi de, trafik öğle saatlerinde daha yoğunlaştığı için yine şoförün bir eli kornada bire eli direksiyonda yoluna devam etti. Her yerden gürültü fışkırıyordu ve gürültüye artık alışmıştık. Kalabalığa da.

O ŞEHİRDE 18 MİLYON YAŞIYORDU

Guangzu, Çin’in güneyinde bir kantonun başkentiydi. 18 milyon insan yaşıyordu bu şehirde. Evlerin 12. katında bile, demir parmaklıklar vardı. Bu demirden bir zırh ile örülü apartmanlar, göz alabildiğine uzanıyordu.

Taşıtların arasında, yüzlerce bisiklet ve motorsiklet görmek mümkündü. İki arabanın arasındaki üç metrelik mesafede, saymakla bitmeyecek kadar motorsikletli ve bisikletli gidiyordu. Trafiğin bu şartlarda nasıl aktığını düşünürken, otele geldik. Önde oturuyordum takside. Şoförün parasını verdikten sonra, sağ kapıyı açıp inmeye çalıştım. Kaldırım ile taksi arasından geçmek isteyen iki bisikletli, benim açtığım kapıya çarparak düştüler. Oradaki, 20 santimlik yerden bile geçmeye çalışıyorlardı.

Zaten, ertesi gün yürürken, bir gazeteci arkadaşımı yolun karşısında gördüm. O, yanıma gelmek istiyordu. Bana “karşıya nasıl geçtin?” diye sordu. Ben de ona aynı şeyi sordum. Karşıdan karşıya geçmek, bu araba, bisiklet, motorsiklet trafiğinde mümkün değildi.

Sonra anladık, birbirimizin niye yolun karşı taraflarında olduğunu.

Çünkü o arkadaşın kaldığı otel, yolun karşı tarafındaydı. O yoldan karşıya geçerek., birbirimiz ile hiç beraber olamadık. Yolun karşısında görüp yanına gidemediğim Çin’deki Türk arkadaşımla, sadece Guangzu Spor Salonunda beraber olabildik. Diğer zamanlarda hiç görüşemedik. Çünkü, yolun karşısına ikimiz de geçemiyorduk.

 

Açlık, kalabalık, taksi problemi, hepsini üst üste koyarsak, Çin’deki yaşamımızdan hiç de mutlu değildim..

OTEL ODASINA ZİYARETÇİ YASAK

Ama mutlu olmak için de bir şeyler olmalı, bir şeyler yapmalıydım. Öncelikle benim oteldeki odam, diğer arkadaşlarından daha büyük olması nedeniyle, bu odayı kamunun kullanımına sunmak gerekiyordu.  Üstelik burası oldukça keyifli bir bölümdü.. Halter yarışmalarından arta kalan bölümü, Guangzu’nun bilmece gibi sokakları yerine, oteldeki odamda geçirmek, bana huzur veriyordu. Akşamları otelde toplanıyor, önce sohbet ediyor, sonra kağıt oynuyorduk gazeteci arkadaşlarla. Odam artık herkesin odası gibi olmuştu. Türk gazetecilerin buluşma yeriydi. Hatta haltercilerin bile.

Ama her defasında da, bizi hep aynı derecede hayrete düşüren, o ilginç problemi yaşıyorduk. Her katta, tam asansörün karşısında duran bayan görevliler vardı ya otelimizde. İşte o bizim katımıza bakan bayanın artık Türklerden bıktığını ve bir an önce artık ülkemize dönmemizi istediğini hissediyordum.

Bu karışık ülkede, hiç olmazsa otellerde bir düzen tutturulsun diye ona verilen görev, kimin odasına kim girerse girsin, kapıya dayanıp, girenin ve oda sahibinin imzalarını almaktı. Benim odaya girip çıkan da sayı ile olmadığı için, bu kız da sanki odanın bir ferdi olup çıkmıştı. Birisi içeri girdikten birkaç saniye sonra odanın kapısını çalıyor, gelen kişiyi kendi isteğimle odaya alıp almadığımı soruyor, gelenin adını ve giriş saatini yazdıktan sonra düzenlediği matbu belgeyi bana imzalatıyordu. Belki 100 defa imza attım. Gelenler hep aynıydı ama o kız bıkıp usanmadan, gelenleri sanki hiç tanımıyormuş gibi, her gelen için ayrı bir belge düzenledi. Bunun nedenini sonra öğrendik. Çünkü Çin’de, zorla bir başkasının odasına girip, örneğin, hırsızlık yapanlar varmış. Ayrıca, çok katlı otellerde, intihar vakaları da sıkça yaşanıyormuş. Zaten kaldığım odanın pencereleri, ancak özel bir anahtarla açılabiliyordu ve o anahtar da, eğer penceremin açılmasını istersem, resepsiyondan bir görevli tarafından getiriliyor ve görevli, ben “tamam, kapatabilirsin” diye işaret edene kadar yanımda bekliyordu.

 10 KİŞİLİK ASANSÖR 5 TÜRKÜ ÇEKMEDİ

 Otelde, en çok asansörde eğleniyorduk. Asansörün kapısında, uluslararası bir dilde “10 kişiliktir” yazan bir tabela vardı. Elbette olmalıydı bu uyarı.

Ama biz 5 Türk asansöre bindiğimiz zaman, alarm zilleri çalıyor ve birimiz inmek zorunda kalıyorduk. Oysa 10 Çinlinin birden bu asansöre bindiğini gördüm. Biz, onlar için bayağı iri yapılıydık. 90-100 kiloluk adamlar, uuuh-aaaah dev adamlar.

Bunu ara-sıra gittiğimiz alış-veriş mağazalarında da yaşıyorduk. Ancak çocuklarımıza bir şeyler alabildik. En büyük beden olan XXXL giysiler bile kolumuzdan geçmiyordu. Bir Çinli tezgahtar, hiç birimize elbise olmadığını görünce, “Sizin bedeniniz XXXXXXL” dedi. Hiç bu kadar iri olduğumuzu düşünmemiştim şimdiye kadar. Aslında biz normaldik ama onlar o kadar ufak tefekti ki.

Her şeyi, elbette kendilerine göre yapacaklardı. Ama biraz da bizi düşünseler ne olurdu yani... Bir gazeteci arkadaş, kafede oturduğu koltuğu, çaatııırrrtt diye ortadan ikiye kırınca, bunu daha iyi anladık. Koltuklar bile 110 kiloluk bir adama göre değil, kendi ağırlıkları olan 50 kiloya göre yapılmıştı. Bize göre normal olan kilolarımız, Çinlilere göre hep fazla geldi, problem oldu. Ama yiyecek yemek bulamadığımız için, zaten biz de her geçen gün, gözle görülür şekilde eriyorduk. Yakında hepimiz Çinlilere mi dönecektik ne?

 BİZ DE ONLARA GÖRE DEĞİLDİK

Evet Çin’de inanılmaz derecede sıkılmaya başlamıştık. Bu sırada turnuvayı izleyen Yunanlı bir bayan gazeteci ile tanıştık. Ancak kızın, sadece bize birkaç kez selam verdiği için, Yunan kafilesindeki gazeteci arkadaşlarının tamamı tarafından dışlandığını, birkaç gün sonra öğrendik. Artık o kızı da mecburen yanımıza almak zorunda kalmıştık. Kendimize bakamıyorduk, bir de Yunanlı kız çıkmıştı başımıza. O da Türk gazeteciler ile birlikte dolaşıyor, bizim odada kağıt oynanırken, bize portakal soyup, kül tablalarımızı temizliyordu. Bunun karşılığında biz de, yemek yenebilecek yerlere giderken, onun da yanımızda olmasını sağlıyorduk. Yani, karın tokluğuna yanımızda çalışmaya başlamıştı.

Kendi Dünyamızı kurmuştuk ama tüm bunlara rağmen sıkılmaktan kurtulamıyorduk. Halter yarışmaları için gittiğimiz spor salonunun hemen yanındaki basın merkezinde, bira satıldığını keşfettik. Birayı, sürahi ile satıyorlardı ve çok ucuzdu. Plastik bardakla 2-3 bardak içtik. Sonrasında yarışmaların yapıldığı salona geçtik. Ama yarışmalar sırasında bana tuhaf bir şeyler olmaya başladı. Başım dönüyordu. Sarhoş olduğumu hissettim. Oya, 3 bardak bira bile beni sarhoş etmezdi. Bira içenlere baktım, hepsi bir yerlere oturmuştu. Onlarla konuştum. Bendeki emarelerin aynısının kendilerinde de olduğunu söylediler. Yarışmalar bitince, birayı satan adamın yanına gidip inceleme yapmamız gerekiyordu. Yaptık da. Bira, Yeni Zellanda malıydı ve Guangzu’ya özel olarak getirilmişti. Özelliği, Dünyanın en sert birası olmasıydı. Bir bardağı bile sarhoş etmeye yetiyordu. Bir daha o birayı ağzımıza sürmedik. Çünkü baş ağrısı da yapıyordu.

YENİ ZELLANDA BİRASININ AZİZLİĞİ

Bir gün sonra, haltercilerimizden birisi, Dünya ikincisi oldu. Yarışmadan sonra sevinçle yanımıza geldi. Onu tebrik ettik. Gazetelerde, onunla ilgili güzel haberler çıkacağını söyledik. Çok sevindi, koşarak yanımızdan uzaklaştı. Döndüğünde, elinde iki sürahi, o bizi sarhoş eden biradan vardı. “Beraber içelim, Dünya ikinciliğimi kutlayalım” dedi.  Kibarca “hayır” dedik bu sporcumuza. Ama uyarmayı da ihmal etmedik. “sakın o biradan sen de içme” diye..

Biz diğer yarışmaları izlemek için spor, yan taraftaki salonuna gittik. Artık ağır siklet sporcularının yarışmalarına geçilmişti ve bir Rus rekor deniyordu. Salonda sessizlik hakimdi. Bu sırada Spor Salonunun dışında, bir ambulansın siren sesi, gecenin karanlığını yırttı. Tüm salon, bu sesin nedenini anlamaya çalışırken, ben de kendime göre yorum getirdim. “Dünya rekoru deneyecek Rus haltercinin, bunca ağırlığın altında sakatlanacağından korktukları için, ikinci ambulansı çağırdılar galiba” dedim.

Adam, sakatlanmadan halteri kaldırdı. Ama biraz sonra, iki doktor içeri girip, Türkleri aramaya başlayınca, dışarıda bir olay olduğunu düşündüm. Göz ucuyla Türk gazetecileri saydım. Hepsi salonda ve sağlıklıydı. Dışarı çıktık hep birlikte. Yerde, bir bankın yanındaki ağaçların arasında birisinin uzunlamasına yattığını gördüm. Yanına koştuk hemen. Bizim, basın bürosunda bıraktığımız halterciydi yerde yatan. Hemen neresinden kan aktığını aramaya başladım ama bulamadım. Bir yeri kanamıyordu. O da, Basın Merkezindeki Yeni Zellanda birasının hışmına uğramıştı anlaşılan. Aldığı iki sürahiden birisini bitirince, bu hale gelmişti. Ambulans, onu hastaneye götürdü. Saatler sonra otele getirdiklerinde hala ayılmamıştı. Kendine gelmesi için uzun zaman geçmesi gerekiyordu ve geçti de. Gözlerini açtığında, takvim bir gün sonrasını, saatler yine akşam vaktini gösteriyordu. Bir Çin günü daha gitmişti onun için.

Her gün hamburger yiyorduk. Çin marketlerinde ekmek-peynir aradık ama onu da bulamadık. Peynir ile Zeytin’i hiç bilmiyorlardı.

BENİM BİTTİĞİM AN

Restoranların önünden geçerken ben çok dikkatliydim. Vitrinlerdeki yılan kavanozlarının yanından hep gözlerim kapalı geçtim. Öndeki haberci ve yanımdaki tutucular, iyi çalışıyordu. Önlemleri tam anlamıyla aldığımızı düşünüp, yılan fobimi yenmeye çalışırken, o kötü gün geldi. Bir parkta, elimi kolumu sallayarak yürüyordum. Arkadaşlarımla beraber, Çin havası soluyor, nasıl yaşadıkları konusunda, bilimsel teoriler üretiyordum. Yani, zevzeklik yaptığımız keyifli bir gündü. Önümde yürüyen Çinliyi incelemeye başlamıştım. Ufak tefekti. Hızlı adımlarla gidiyordu. Saat de öğle üzeriydi. Çinlinin yürüyüşüne o kadar dalmışım ki, yaptıklarını göremedim. Gördüğüm anda, zaten kendimde değildim. Kaçırdığım nokta şuydu. Benim izlediğim Çinli bir başka Çinlinin önündeki torbanın yanında durmuştu. Tabi arkasında da ben. Torbanın başındaki Çinli, elini torbasına sokup şöyle bir karıştırdı. Ben de ne çıkartacak diye beklemeye başladım. Ben merakla bekliyorum ya, o da benim izlediğimi görünce, ha bire torbayı karıştırıyordu. Ne de olsa, bir yabancı, onun ne yaptığına bakıyordu ve o da izlenmenin verdiği keyifle, işini uzattıkça uzattı..

Biraz sonra, bir şeyler tuttuğuna emin olmuş gibi, elini yavaş yavaş torbadan çıkartmaya başladı. Merak ya bu. Ben hala bakıyorum. Elinin ucunda siyah bir şeyler belirdi. Hala bakıyorum. Çektikçe, o pantolon kemeri gibi olan siyah şey gelmeye devam ediyor. Ediyor ediyor derken, torbadan koca, siyah bir yılan çıkarttı. Manzarayı gördüğüm anda, gözlerim kararmıştı. Son bir direnç ile izlemeye devam ettim. Çinli, havaya kaldırdığı sağ eli ile ile yılanı tutarkan, diğer elinreki jilet gibi bir şeyle, yılanın bir yerine çentik attı. Çentikten aşağıya doğru, kesilen yaradan yılanın kanı akmaya başlarken, bir bardak buldu ve kanı bu bardağın içine doldurdu.. Müşterisi de yılan kanını afiyetle içti. Bu yılan kanını içme olayı Çinlileri, anlayamadığım mistik bir güç veriyordu. Yılan gücü. Ama gördüklerim benim bütün gücümü alıp götürüyordu. Günlerce kendime gelemiyordum. Bira içen gençlerin yanında kuruyemiş kavuran adamın, aslında, bilmediğimiz bir böceği kavurduğunu nereden bilebilirdim. Veya patates kızartması sanıp sevinçle almaya kalktığımız yiyeceğin, çekirgeye benzer bir böcek olduğunu.

ÇİNLİ BAKKAL

 Biz onlara ne kadar garip bakıyorsak, onlar da bize o kadar garip bakıyordu. Çünkü Çin’de sakallı adam yoktu ve içimizden bir kaçının sakallı olması, onların dikkatlerini üzerimizde topluyordu. Hatta, sakallı arkadaşları yolda durdurup, çocuklarıyla hatıra fotoğrafı çeken bile vardı.

Günler ilerledikçe, Çinlilerle diyalog kurmayı, kısmen de olsa, içimizde başaranlar oldu.. Biz otel odasında sohbet ederken, bir foto muhabiri arkadaşımız, alış veriş işimizi gönüllü olarak üstlenmişti. Bakalla gidileceği zaman, “Ne istiyorsanız ben alırım” diyor ve ortadan kayboluyordu. Otelin karşısındaki bakkala o kadar çok gidip geliyordu ki, buna anlam vermek güçtü. Sonunda bir gün, onu, bakkalın önündeki taburelerde, Çinli bakkal ile sohbet ederken bulduk. Biri Çince, diğeri Türkçe konuşuyor ve çok güzel anlaşıyorlardı. Bu bir mucizeydi. Çinli Bakkal ile Türk foto muhabirinin, bakkal önündeki taburelerdeki sohbeti, bazen saatlerce sürüyordu. Arkadaşımızı bakkaldan alamıyorduk. Çinlinin tüm ailesi ile tanışmıştı. Kızlarını, karısını, artık isimleri ile çağırıyordu. Hatta Çinli Bakkal, bazen dükkanını bizim arkadaşa bırakıp, evine yemek yemeye bile gidiyordu. Bizimki, alış-verişe gelen Çinli müşterilere, şaşkın bakışlarımız arasında, makarna, un tuz, pirinç velhasıl ne istiyorsa satmaya, yani Çin’de resmen bakkal işletmeye başlamıştı.

MEKTUPLAŞMAYA DEVAM

Çinlilerle ilişkilerimiz bu kadarla da kalmadı. Taksilere, gideceğimiz yerlerin Çince isimlerini söylemeyi de başardık. Sesimizi incelterek gideceğimiz otelin adını Çince söyleyince, dediklerimizi anlıyorlardı. Bunu birkaç defa denemiştik. Kalın bir sesle söylediğimiz zaman bizi, örneğin  Bay-Yung oteline götürmüyorlar, ama incecik bir ses ile “Bay-Yung” dersek, götürüyorlardı. Önce bunun, Çinlilerin ince bir ses tonu ile konuştukları için, bizim kalın sesle söylediklerimizi anlamamalarına bağlamıştık. Ama işin aslı öyle değilmiş. Doğrusunu, , Türkiye’ye döndükten sonra, bir yayın için gittiğim TRT’de, Türkçe bilen iki Çinli Radyocu ile tanıştıktan sonra anladım. Çünkü, Çince’de, aynı hece, sesin ince veya kalın olmasına göre, değişik anlamlar ifade edebiliyormuş. Yani “Masa” kelimesini kalın sesle söylediğin zaman masa, ama ince sesle söylediğin zaman “sandalye” anlamına gelmesi gibi bir şeymiş bu. Elbette, anlayamayacağımız kadar karışık

Bu karmaşadan çıkıp, 17 gün sonra eve döndüğüm zaman, tam 5 kilo vermiştim. Çünkü bazı geceler, arkadaşlarımın Türkiye’den getirdiği balık konservelerinin suyuna ekmek banarak uyumuş, ağzımın tadı bozulmasın diye de, ertesi gün hiç Hamburger falan yememiştim.

Dip Not: Çinli Bakkal ile Türk foto muhabiri Mustafa Abadan, aradan yıllar geçmesine rağmen uzun süre mektuplaştılar.. Biri Çince, Diğeri Türkçe yazıyor, ama Türkiye’deki tercümanlar aracılığı ile anlaşıyorlardı.

İnanmayanlara; Mektupları gözümle gördüm.

(Not: Bu macera 1995 yılı Mayıs ayında yaşandı.

Naim Süleymanoğlu sakat sakat yarıştı ve buna rağmen 3 altın madalya almayı bildi. Halil Mutlu  ise 1 altın madalya aldı. Sabah gazetesi sonuçlar o zaman manşetinden verdi. Şampiyonlar, yarışma sonunda, ricamı kırmayarak sadece Ali Kırca’nın sunduğu ATV haberin canlı yayınına bağlandı ve duygularını anlattı. Bu bile o zamanlar bir haberci için zor şartlarda çok öenmli bir görevdi.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

189 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam1
Toplam Ziyaret53355
Hava Durumu
URCU FLY TRAVEL
UÇAK BİLETLERİ TURLAR, TRANSFERLER